Lütfen bekleyin..

İnönü hatıralarım

Sevgili okuyucularımızın yüksek müsaadesi ile bu yazımı rahmetli dedem Mehmet Ece’ye adıyorum, bana Beşiktaş’ı öğreten insan kılığındaki melek huzur içinde uyusun!

11 Mayıs 2013, 13:59

İNÖNÜ’DEKİ “İLK ŞARKI”M

İşin aslı sahayı bile göremeyecek kadar kısaydı boyum. Dedemin omzunda gördüğümü de pek anlayamayacak kadar küçüktüm. Kaç yaşımda olduğumu bile bilmeyecek kadar küçüktüm hatta. Dedemin omzundaki o fotoğraf ve o fotoğrafta babaannemin ördüğü boynumdaki yün kaşkol dışında tek bir görüntü dahi hatırlamıyorum. Sadece ve sadece o şarkı hatırımda: “Aldırma Gönül Aldırma”

Büyük usta Edip Akbayram kadar ustaca olmasa da kalpten söylendiği için çocuk kalbime dokunan zaman ötesi bir şarkı. Meğerse yenilmişiz o gün! İşin aslı o 1981 öğlenine kadar uzun süredir daha çok yendiğimizden çok yenilmişiz. Hatta 14 yıl sürmüş o çile! Benim doğduğum 70’lerde sadece 1 kez 2. olmuşuz o kadar!

Ama yine erken kaybedilen bir maçta tüm kapalı “Aldırma Gönül” diye acıyı bal eylerken meğerse hemen biraz aşağıda futbolcuların çıkış tünelinde o zamanlar “zırdeli” muamelesi gören bir adam, adamdan da öte ruh güzelliğinde bir insan, Serpil Hamdi Tüzün hoca, A takım maçından 10 dakika önce taraftara umut vermiş “gözbebekleri”ne, özkaynaktan özenle yetiştirdiği futbol fidanlarına: “Hayır, siz aldıracaksınız! Bu takımın kaderini değiştireceksiniz!” diye ağlaya ağlaya bağırıyormuş.

O günden tam 28 yıl sonra o özkaynak devriminin “öncü mezunları”ndan Ziya Doğan anlatmıştı, hem de tıpkı 28 yıl önceki hocası Serpil Hamdi Tüzün’ün yaptığı gibi ayağa kalkıp duvara vurarak. Tek fark, Ziya Doğan hocanın o esnada yumruk attığı duvar, İnönü’nün çıkış duvarı değil de Bakırköy’de bir pastanenin duvarıydı! Ziya hoca pastanenin duvarına zarar vermedi ama anlattığına göre 28 yıl önce Serpil Hamdi Tüzün’ün yumrukladığı duvarda yıllarca süren bakımsızlıktan dolayı dökülen sıvanın izleri kalmış!

O esnada birkaç talebesi ve Serpil Hamdi hoca hariç kimse o dökülen sıvanın Beşiktaş tarihinin yepyeni beyaz sayfası olduğunu farkında bile değilmiş. Herhalde o esnada İnönü’de olup bitecekten en habersiz kişi ise dedemin omzunda bile hiçbir şeyi anlayamayan bendim! Neyse ki büyüyünce bizzat yaşayan efsanelerden her şeyi aklım yettiğince öğrenme mutluluğuna erişecektim!

İNÖNÜ’DE “İLK GOL”ÜM

O zamanlar biletler bir hafta önceden emekli maaşı kuyruğundan beter kuyruğa girilip maçın oynanacağı stadın gişesinden alınırdı. Ve o zaman İnönü, sadece Beşiktaş’ın stadı değildi, daha doğrusu değilmiş! Mesela 1958’den 1983’e kadar İstanbul’daki Beşiktaş – Fenerbahçe derbileri çoğunlukla İnönü, biraz da Ali Sami Yen’de oynanmış.

Ve ben o yüzden artık omuzundan inerek yanında dolaştığım dedemle maçtan 10 saat önce İnönü’ye gitmişim. 1983’te İnönü artık herkesin olmaktan yavaş yavaş çıkıp sadece “Beşiktaş İnönü Stadı” olma süreci hızlanana kadar stada önce hangi takımın taraftarı giderse onun stadı olurmuş! Eski haliyle Kapalı’nın girişindeki kavga dövüşün sebebi de buymuş!

Peki, neden İsmet İnönü’nün İnönü’sü de mesela Kazım Karabekir’in Karabekir’i değil? Hatta neden bir ara İnönü değil de Mithatpaşa olmuş adı? O yaşta asla aklımın eremeyeceği siyasi kör dövüşlermiş sebebi. Peki, rahmetli dedem ve arkadaşları neden stadın adı İnönü’yken de Mithatpaşa’yken olduğu gibi “Şeref Bey Stadı” derlermiş ki?

Tüm bunları 5 Şubat 1983 günkü Donanma Kupası maçına gitmek için stadın etrafındaki çimenlerde otururken dedem ve arkadaşlarından dinlemiş, pek bir şey anlamamıştım. Kapısında İnönü yazıyordu ama ihtiyar delikanlılar “Şeref Bey Stadı” diyordu. Arkamızdakiler ise sadece “Dolmabahçe” adını kullanıyorlardı. Türkiye siyasetinin kısır kör dövüşleri bir yana ve ideolojilerin ötesinde Kurtuluş Savaşı’nın tüm kahramanlarına saygılarımla… Keşke dedem yaşasaydı da İnönü yerine yapılacak stadın adının resmen de Şeref Bey olacağını görseydi…

Ama stadın çoğunluğu dedem ve yoldaşlarından farklı düşünüyordu ki santradan önce “İnönü bizimdir bizim kalacak!” diye koro halinde tezahürat yapıyorlardı. Asıl mesele adının İnönü ya da Mithatpaşa olmasından çok hangi takımın “asıl stadı” olmasıymış? Gayri resmi futbol tarihimizde daha önce yaşanan tüm “İnönü Savaşları”nın asıl sebebi de buymuş!

Peki, siyaset ve futbol siyaseti demişken, o ilk gittiğim maçtaki Donanma Kupası da neyin nesiydi? Kupanın adı “Donanma” ise neden denizciler oynamıyordu da “bizimkiler” oynuyordu? O zamana kadar televizyonlar siyah-beyaz olduğu için televizyonda yayınlanan maçlarda oynayan her takımı (Socrates-Zico’nun Brezilyası mesela?) Beşiktaş sanan ben, ilk kez iki takımdan birinin net olarak siyah-beyaz olmadığını fark ediyordum!  Peki, neden o gün rakip Fenerbahçe taraftarları önce “Beşiktaş” sonra da “Al!” diye bağırıyorlardı? Karşılığında babam ve arkadaşları Beşiktaşlı olmalarına rağmen neden önce “Fenerbahçe” sonra da “Al al al!” diye tezahürat yapıyorlardı? “Al” denilen şey neydi? Abiler, amcalar neyi paylaşamıyorduk ki? Meğerse o zaman en ağır küfür o “Al”mış! İyi de o zamanki tribünlerde iki rakip taraftar yan yana otururken neden kavga etmiyordu ki sahi? Bunu derbilerde rakip taraftara deplasmana gitmeyi yasaklayan “dâhiler”e sormak lazım!

“Donanma Kupası” meğerse o zamanlar sadece Juventus’un teknik direktörü Giovanni Trapattoni’ye ikiz kardeşi gibi benzeyen ama her televizyonda konuştuğunda korktuğum “Netekim” kod adlı faşist diktatörün icadıymış. Memlekette de o zamanlar sadece adını duyduğum Metin Kurt abi ve bir avuç arkadaşı hariç tüm futbolcular “Ne sağcı ne solcu sadece futbolcu”ymuş!

Olsun, o çocuk kafasıyla neci olurlarsa olsunlar ben Fenerbahçe’nin kalecisi olsa da en çok Yaşar Duran’ı sevmiştim çünkü İnönü’de Beşiktaş’ın şahit olduğum ilk golünü Yaşar abi kendi kalesine atmıştı! Üç sıra arkamızdaki Fenerbahçeli komşumuz Sadi amca da maç 1 – 1 bitene kadar Yaşar’a etmediği küfür kalmamıştı! İlk öğrendiğim küfür “Al al al”dan sonra 20 dakikada 20 küfür daha öğrenmiş, eve gidince babaannem ve annemle o küfürleri paylaşınca da kıyamet kopmuştu! Anneannem ise göç ettiği memleketinden gelen iki hoca Dorde Miliç ile Branko Stankoviç’i sormuştu! O zaman nereden bilecektim ki İnönü’de kutlama şansı olmasa da net olarak hatırladığım, kadroları ezbere bildiğim ilk Beşiktaş şampiyonluğunu getiren adam da bizzat o gün Fenerbahçe’nin teknik direktörü olan Branko Stankoviç olacaktı!

Ama dedeme göre Miliç, Stankoviç’ten daha iyiymiş çünkü 14 yıl sonra ilk kez o Beşiktaş’ı şampiyon yapmış. O gün hiç durmadan koşan Rıza ve görür görmez futboluna âşık olduğum Metin Tekin ve Feyyaz Uçar’ı ilk Miliç oynatmış! Şimdilerde her gün hakkında yorum yapmak zorunda olduğum Samet Aybaba’ya ise o gün çok kızmış dedem. Yaşasa yine kızar mıydı acaba? Dedem keşke yaşasaydı da İnönü’nün yakın zamanda “Şeref Bey” olacağına şahit olsaydı, bu kez ben onu omzuma alıp maça götürürdüm!

İNÖNÜ’DE İLK ŞAMPİYONLUĞUM

1985-86 sezonunda son haftaya girilirken Beşiktaş, averajla Galatasaray’ın önünde liderdi. Daha Metin-Ali-Feyyaz efsanesi tam olarak başlamamıştı. Zaman zaman 3’ü bir arada Beşiktaş 11’inde yer alsalar da o sezon Ali Gültiken forvet değil, sağ bekteydi! Öyle Alves, Gökhan Gönül, Glen Johnson, Cafu tarzı hücumcu sağ bek de değildi. Zaten o zaman Türkiye’deki sağbekler sezon boyu en fazla 3-4 kez hücuma katılırdı. Sadece Galatasaray’da İsmail Demiriz, Derwall yönetiminde 3-5-2 oynayan Galatasaray’ın sağ kanadında farklı bir hücum rüzgârı estiriyordu.

Zaten sezon boyunca dedemin arkadaşlarından birisi sürekli “Bu Ali’den bir numara olmaz, biz Galatasaray’daki İsmail’i alalım; adam modern bek” diye papağanmış gibi tekrarlıyordu. Sahiden de özetlerden ve iki Beşiktaş derbisinde izlediğim kadarıyla Galatasaray da güzel oynuyordu. Hatta o sezonu hiç yenilgi almadan bitirdiler ve lig tarihinin ilk namağlup ikincisi oldular.

Kemal Sunal’ın Beşiktaşlı bir babayı, benden en fazla 2-3 yaş küçük Ece Alton’un da Kemal Sunal’ın sokakta bulup evlat edindiği Galatasaraylı kızını canlandırdığı “Garip” filmine de konu olan İnönü’deki maç, Ziya Doğan’ın uçan kafayla attığı golle 1 – 1 bitince bizim aldığımız gazete “Beşiktaş Şampi…” diye yazmıştı. Dedeme sorduğumda “Şampi olunmaz ya şampiyon olunur ya da olunmaz” diye kızmış gazeteyi buruşturup çöpe atmıştı!

Sezon sonu Beşiktaş, gerçekten şampiyon oldu ama son maç İnönü’de değil, dönemin en zorlu deplasmanlarından Trabzon’daydı. İlk yarıyı kardeşimle radyodan dinlerken ilk kez Hami diye bir futbol sanatçısının adını duymuştuk. Spiker sürekli “Hami çok sert bir şut ama Zafer muhteşem kurtarıyor” diyordu. Sanki o zamanlar Samet Aybaba libero olduğu için orta sahada oynatılan Gökhan Keskin’in Beşiktaş’ı öne geçiren golü hariç 89 dakika boyunca “Hami çok sert vuruyor, Zafer muhteşem kurtarıyor”du.

O esnada oturma odasının yeşil halısının üzerinde sırayla önce ben sonra kardeşim “Zafer” oluyorduk. O günden 23 sene sonra ilk kez elini sıkma şerefine ulaştığım sahici Zafer Öger ise o günü anlatırken “Hocamız Stankoviç, maçtan önce ‘Zafer çık ve görevini yap’ demişti ben de görevimi yaptım” diyecekti. Keşke sonra da Beşiktaş’ta forma giyen herkes Zafer abi gibi “sadece görevi”ni yapsaydı!

Mesela o gün dedem “görevi”ni fazlasıyla yaptı. Babaanneme “1982’deki şampiyonluğu torunlarımla kutlatmadı darbeciler, bu kez kimse bizi kimse tutamaz” derken Beşiktaş’ta yöneticilik yaptığı dönemden kalan siyah-beyaz çizgili takım elbisesini giyiyordu. Kardeşimle beni de giyinmemiz için annemin yanına yolluyordu. Babaannem ise “Maçın oynanmadığı stada maç kutlamaya giden bir tek siz varsınız zaten. Allah akıl versin!” diye söyleniyordu…

Ama fena halde yanılıyordu. Eski siyah dolmuşla Göztepe’den Beşiktaş motoruna binmek üzere Kadıköy’e giderken yanımızda yaz günü yünden örülmüş siyah-beyaz formalar giymiş başka “deli”ler de vardı. Deniz yoluyla karşıya geçmek için motora bindiğimizde ise “deli”ler olarak çoğalmıştık. Peki, neden motorun muavini o gün İnönü’de maç olmamasına rağmen “Kabataş’a, Beşiktaş’a” değil de “Maça, Maça” diye bağırıyordu? İnönü’ye geldiğimizde “asıl maç”ın daha yeni başladığını anladığımda “Keşke o muavin amca da ‘maç’a gelse” deyip üzülecektim. Muavin amca ise “Kardeşim biraz daha zıplarsanız motor batacak, son şampiyonluğunuz olacak!” diye hayıflanıyordu.

O gün maç orada oynanmamasına rağmen İnönü’de ve çevresinde en az 10 bin kişi vardı. İlk kez o kadar araba kornasını bir arada çalarken duyacaktım ama kulağıma dedemin kardeşimi uyutmak için söylediği ninniler kadar güzel gelecekti.

Polis megafonu bile korna sesi ve mutluluk şarkılarından duyulmayacak kadar düşük kalıyordu. Zaten değil polis, “Netekim Efendi” gelse kimsenin kimseyi takacak hali yoktu. Babam “Cennet’e geldik” derken, amcam sürekli birilerine para veriyor sonra da o “birileri” amcama kahverengi şişe biralardan getiriyordu. Dedem ise her zamanki gibi günün asıl bombasını patlatacaktı: “1981’de 5 sene içinde 2 kere Beşiktaş şampiyon olacak deselerdi inanmazdım. Ama bileydim umreye, hacca 5 sene sonra giderdim”

Bu lafın üzerine amcam, dedemin yanına gelip biradan kaymış ağzıyla “Baba siz yanıldınız, Süleyman Seba haklı çıktı” diyecekti. Meğerse dedem bir önceki başkan Mehmet Üstünkaya yönetimini destekliyormuş… Ama gün haklı-haksız günü değil, “mabet günü”ymüş. “Mabet” tam olarak ne demekti, 4 yıl sonra tam olarak anlayacaktım ama önce İnönü’de başka ilklerim daha olacaktı.

İNÖNÜ’DE İLK ÇEKİRDEĞİM: “HAYT” AMCA

Bir dahaki sezon bu sefer Galatasaray şampiyon oldu. Dedem bunu Branko Stankoviç’in bizi şampiyon yapmasından sonra Fenerbahçe’ye dönmesiyle açıkladı. Babam ise “Dedenizin kalbi rahatsız olduğu için artık maçlara gelmiyor, siz ona bakmayın! Asıl mesele başka!” diyecekti.

Artık maçlara bizi dedem değil babam götürüyordu ama dedemin “Hacı Murat” arabasıyla gidiyorduk en azından. Artık “İnönü sadece Beşiktaş’ın stadıdır” dense de biz yine en az 6 saat önce stada geliyorduk. Tabii derbi maçı varsa en az 10 saat önce!

Babamla amcam devamlı kahverengi şişelerden devam ediyordu. Kardeşimle bana ise “Siz çocuksunuz, çekirdek çıtlatın!” diyorlardı. Yine o günlerden birinde İnönü’nün binlerce isimsiz kahramanlarından biriyle tanıştım. Önündeki torbadan çekirdek satmaya çalışırken nedense sattığı şeyin adını söylemek yerine “Hayt” “Hayyyyyttt” diye bağıran; çekirdek sattıkça ise “Hayt”ın y ve t’lerini iyice uzatarak haykıran çekirdekçi “Hayt Amca”.

“Hayt Amca”nın elinde bir çay bardağı vardı, isteyene o bardağı kullanarak önündeki torbadan çekirdek koyar, 2,5 lira alırdı. Çekirdeği de paketlerle değil önceden külahlaştırdığı gazete kâğıtlarına sararak verirdi. Bazıları o çekirdekten alırken “O gazeteye sarma buna sar!” derdi Hayt Amca’ya…

Değişik adamdı Hayt Amca… Kimisi İnönü’de oynanan her maçta çekirdek sattığını iddia ettiği için “Bu Beşiktaşlı değil, bundan almayın!” derdi. Hayt Amca ise sadece “Hayt” diye cevap verirdi. Yanakları televizyondan maçını izledikçe Beşiktaş’ta oynaması hayalini kurduğum Kenny Dalglish’inkiler gibi her daim al aldı. Bu yüzden bazı taraftarlar Hayt Amca’ya “Domates” diye hitap ederlerdi ama o yine karşılık olarak sadece “Hayt” derdi!

Çekirdekler bitince kimisi çekirdeğin sarılı olduğu gazete sayfasını açıp okurdu. Kimisi gazete sayfasından şapka yapar kafasına takardı. Kapıların açılmasını beklerken her şey güzeldi. Tezahürat yapan ekibe tezahürat yapmayan ekip “Kardeşim burada boşuna bağırıp nefesini tüketme, maç başlayıncaya sakla sonra şişiyorsunuz!” diye kızardı. Ama onlar tezahüratlarına devam ederdi. Genellikle amcam maç öncesi bağıranlardan, babam ise onlara kızan ekoldendi.

Kardeşim ise daha okula yeni başladığı için çekirdeğin gazetesini okumak yerine yeni çekirdek isterdi. Ama asla gazete sayfasını kıvırıp şapka da yapmazdı. İlla o zaman kartondan kesip yapıştırılıp yapılan siyah-beyaz şapkalardan isterdi. Kafasına büyük gelince de maçı izleyemez bana anlattırırdı. O maçlardan birinde amcam “Kekeme olmasına rağmen maç anlatan sadece bizim Ali’dir” der gülerdi.

Sahi o günleri hatırlayınca tekrar düşünüyorum da tribünde kimisi eğlenmek için o zaman daha ağır kekeme olan küçük Ali’ye maç anlattırır, babam onlara kızardı. Acaba şimdilerde televizyon programlarında daha az kekelerken beni izleyen var mıdır aralarında? Bilmiyorum ama her hatırladığımda içimi parçalayan bir İnönü gerçeğim var: Çekirdekçi Hayt Amca artık yok! Geçenlerde amcamla Hayt Amca üzerine konuştuğumuzda adamcağızının aslında dilsiz olduğu için sadece “Hayt” diyebildiğini öğrendiğim, yıllar sonra da olsa buna çok fena üzülüp ağladım. Sonra aklıma geldi, peki o maçlardan birinden önce neden ağlamıştım ki?

İNÖNÜ’DEKİ İLK GÖZYAŞLARIM

Halen neden ağladığımı hatırlamıyorum. Belki de çocuk kalbiyle sevmenin de ötesinde bir duygu hissettiğimden. Bir Nisan günüydü, İstanbul’da hava çok güzeldi ama İnönü’de daha bir güzeldi! Daha yeni sünnet olmuştum? Hediye olarak babam, komşuya gitmeden Emlyn Hughes Soccer oynayabileceğim bir Commodore 64 almıştı. Deli amcam ise daha 18’ine merdiven bile dayamamış yeğenine ilk birasını içirmişti! Kahverengi şişedeki sıvı mı daha sarıydı, İnönü’yü her zamankinden daha da ısıtan güneş mi, yoksa bizim yerimize şampiyon olacak Galatasaray’ın forması mı daha sarıydı?

O anda benim için tek sarı vardı. Yukarıdaki sarı güneşse, o da “Sarı Fırtına”ydı. Birkaç yıl önce mabette ilk gollerini attıktan sonra eve dönmek için bindiği taksinin şoförüne “Maçta golleri ben attım” deyince sinkaflı küfür yiyen Metin Tekin benim için sarı deyince akla gelen ilk isimdi. Ne de olsa müstakbel eşim Senem bile o zaman daha 3 yaşındaydı ve çok sevdiği Galatasaray’ının şampiyonluğunu hatırlayamayacak kadar küçük olduğu o günlerde ben daha onun cennetten aramıza sızmış saçlarını daha görmemiştim.

O yıllarda benim için en güzel sarı olan Metin Tekin abi, bana doğru yürüyordu. Etrafında kendisinden imza isteyen yüzlerce taraftarın hiçbirini kırmıyor, önüne uzatılan forma, yün atkı, atlet, karton şapka, çocuk karnı dâhil her şeyi imzalıyordu. Ama sahada olduğu gibi önüne çıkan herkesi geçecek ve benim yanıma gelecekti, gelmeliydi. Çünkü onu en çok ben seviyordum!

Şimdiki gençler Metin Tekin’in 2013 model saç rengine bakıp zamanında neden ona “Sarı Fırtına” dendiğini anlayamıyorlar. Haklılar da… Metin Tekin tabii ki fırtınanın Beşiktaş formasına bürünmüş haliydi ama sadece takımın geri kalanına göre sarıydı! Mesleğimizin duayeni Atilla Gökçe’nin “Anadolu’nun kavruk gençleri” olarak andığı Elazığ’dan gelen Ulvi Güveneroğlu, İskenderun’dan gelen Samet Aybaba, kaleci Zafer Öger abi, Necdet, Rıza Çalımbay, Fikret Demirer, Ali Kemal Denizci, Kadir Akbulut, Bora Öztürk hatta Boşnak Kovaçeviç dâhil 1980’lerin tüm Beşiktaş futbolcuları diğer İstanbul takımlarının futbolcularına göre “o kadar esmerdi” ki Metin Tekin abi hepsinin yanında sapsarı kalıyordu.

Sonradan saçları gerçekten de daha koyu renklere dönse de o “sarı fırtına”ydı ve bana doğru gelmeye devam ediyordu. Okulda öğretmen “Issız Ada’ya gitseniz yanına tek bir şey almak zorunda kalsanız neyi alırdınız?” diye sınav yaptığında ben sadece “Metin Tekin” yazmıştım ve sınavdan kırık not alan tek öğrenci olmuştum. “Sarı Fırtına” o kadar vazgeçilmezdi ki benim için o Beşiktaş’tan ayrıldığında ben de kanatta ondan sonra çok sıradan gelen adamları izlememek için Kapalı’dan Eski Açık’a transfer olacaktım…

Ama Metin Tekin abi o gün 1 metre yakınıma kadar gelmesine rağmen bana teğet geçti. Tam olarak hatırlamıyorum ama maç başlayana kadar en az 1 saat ağlamışımdır. Çok net hatırladığım ise maç oynanırken de, eve geldiğimde de aralıklarla da olsa ağlıyordum. Beşiktaş kaybettiği için falan değil, zaten o maçın kaç kaç bittiğini bile hatırlamıyorum. Tek hatırladığım hiç durmadan ağladığım… Sonunda gözlerim kan çanağına döndüğünde annem “Oğlum bu kadar da ağlanmaz” demişti.

Ama yaklaşık 1 yıl sonra bir gece daha da çok ağlayacaktım… O gün Beşiktaş, Sakaryaspor’a 4 – 0 yenildiği için değil, Metin Tekin hiçbir kasıt olmayan pozisyonda Turhan Sofuoğlu ile hava topunda çarpıştığı için. Çarpışma anından 30 dakika sonra yere yığılan “Sarı Fırtına” o gün daha da fazla ağlatacaktı. Ben o gece sabaha kadar bildiğim tüm duaları okuyup hızımı alamayıp babaannemle namaz kılarken “Sarı Fırtına”yı İnönü’de ilk ağladığım gün bana teğet geçtiği için çoktan affetmiştim! Sabah uyandığımda ise “Metin Tekin öldü” yazarak aklınca daha çok satmaya çalışan gazete kılığındaki paçavrayı ise asla affetmedim, affetmeyeceğim de!

İNÖNÜ’DE İLK (VE SON) KÖFTEM

Daha önce de dedem, babam, amcam bana maç öncesi yarım ekmek köfte almıştı. Ama 1993’te tek başıma gittiğim maçlardan birinde yediğim ve parasını cebimden çıkarıp verdiğim yarım ekmek köfte “asıl ilk tadı”ndaydı. Babaannem, Kağızman’daki bir akrabası kör olduğu için “Sakın tuz koyma yemeğe” derdi ve dedemle tuz meselesi yüzünden sürekli kapışırdı.

Ben ise uzun yıllar sırf biz mutlu olalım diye Beşiktaş maçı öncesi saatlerce dua edip namaz kılan babaannemin hatırını kırmamak için yediğim yemeğe tuz koymazdım, halen de koymam!

Ama o gün bir başkaydı tabii… Sonradan adının Salih olduğunu öğreneceğim köfteci amca, sürekli köfte yapıp tuz koymak üzere makineleştiğinden uyarıma rağmen tuz koyacaktı. Ben ise 16 yaşımın ürkek ergen yüreğiyle kalabalıkta itiraz edecek yüreği kendimde bulamayınca tuzlu muzlu da olsa yiyecektim. Sonra da bir tane de tuzsuzunu yaptırıp yiyecektim. Çünkü tuzlu da tuzsuz da olsa o köfte başka bir şeydi; İnönü’de Metin Tekin’in fuleleri, Rıza Çalımbay’ın ortaları, Feyyaz Uçar’ın plaseleri tadındaydı.

O günden sonra Salih Amca’nın tezgâhını İnönü’nün deniz tarafında her gördüğümde sadece Salih Amca’nın köftesini yedim. Mabede gereksiz şekilde Amerikan köftecisi açıldığı gün ise inadına tam 3 yarım ekmek Salih Amca köftesi yedim. Gazetecilikteki emekleme günlerimde (ki halen emekleme ile kalabalıkta nefes nefese yürüme arası bocalayan bir konumdayım) de maça erken gider Salih Amca’ya uğrardım. Hatta bir keresinde cep telefonunun ilk çıktığı günlerde Salih Amca “Ali tezgâh sana emanet, biraz işim var” deyip efsane köfte tezgâhını bana bırakacaktı.

Salih amca yaşıyor mu, yaşamıyorsa tezgâhı oğluna bıraktı mı bilmiyorum ama bu satırları milyonda bir ihtimal olsa da okursa şunu bilsin yeter: İnönü’ye ya da yerine yapılacak statta Amerikalısı, İsveçlisi, Belçikalısı, Tanzanyalısı, Antartikalısı istediği köfte dükkânını açsın, hepsini toplasan hiçbiri Salih amcanın Fernandes kornerleri kadar güzel köftesinin soğanı bile olamaz!

“Salih Amca köftesi”nin sırrı nedir derseniz, onu sadece dünyanın sayılı aşçılarından eşime anlattım ama o bile halen “Ben Salih Amca’nın gönüllü çırağı sen kadar güzel yapamıyorum, o yüzden sen bir İnönü köftesi yap da parmaklarımızı yiyelim” diyor! Salih Amca ise hep “Önemli olan malzemenin zenginliği değil, malzemeyi pişiren aşçının malzemeyi nasıl kullandığı. Tıpkı Gordon Milne’in yaptığı gibi” derdi. İnşallah yaşıyordur ve en azından ailesi o efsane lezzetten nasipleniyordur. Sahi, Gordon Milne hoca acaba Salih Amcanınki kadar güzel köfte yemiş midir hiç? Futbolda bir o kadar güzel lezzettekini pişirdiği gerçeği ayrı tabii!

İNÖNÜ’DE İLK KAVGAM

Neden bilmiyorum, bilmek de istemiyorum. O gün tribünde birileri “Ahmet Dursun, Seba gitsin!” diye avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Ahmet Dursun daha o zaman Barcelona’ya 2 gol atmamış olsa da Feyyaz’dan beri beni en çok heyecanlandıran yerli Beşiktaş forvetiydi.

Önce “İyi de Ahmet Dursun’u Süleyman başkan almadı mı? Neden gitsin ki?” dedim kendi kendime. Sonra arkamdaki halen Beşiktaşlı olduğuna inanmakta güçlük çektiğim benden 4-5 yaş büyük hırt “Sen neden bağırmıyorsun? Seba’cı mısın?” dedi.

Yanımdaki arkadaşım “Bizim evde Saba marka televizyon var, ben Saba’cıyım” deyip arazi oldu. Ben önce Süleyman Seba edasıyla “Ben kimsenin adamı değilim, Beşiktaşlıyım sadece” dedim. Ama hırt anlamadı, ne içmişti bilmiyorum ama o gün ağzıyla içmediğine eminim. “Seba eski, Seba geri kafalı, Seba memur. Bize vizyon lazım” dedi. “Ne var, bu tribünde yıllardır bir sürü memur var. Hepsi de eski. Ben de eskiyim. 18 yıldır buraya geliyorum. Eski ölsün mü yani?” dedim. “Rakiplerin başkanları Seba gibi pasif değil” dedi… Aslında demedi, diyemedi, bildiğin öğürdü! Bir de yanındaki diğer hırtları fişfikledi.

Dedemden asla Beşikaş’ı izlerken kavga etmemeyi öğrendim. Amcam öz oğluydu ama amcam tribünde birini dövse de dayak yese de dedem hayattayken bu tip kavga durumlarında amcamı el kaldırmadan dövmekten beter ederdi.

O güne dönersek… Sonra ne mi oldu? İnanın tam hatırlamıyorum. Daha önce İnönü’de bir de Metallica konserinden önce kavga etmiştim. Çünkü arkamdaki çocuk çok sevdiğim The Cult, Metallica’nın ön grubu olarak çalarken durmadan konseri bitirmeleri için küfür ediyordu. Bu satırları okuyup o olayı hatırlarıyorsa o benden bile ağır Metallica’cı kardeşten özür dilerim. Bugün olsa ona kesinlikle el kaldırmazdım.

Ama bugün yeni statta ya da İnönü yıkılmadan önceki son maçlardan birinde herhangi biri Süleyman Seba’ya dil uzatırsa “Ahmet Dursun, Seba gitsin”ci hırta “Baba oldum, ünlü oldum falan” demeden bin Cantona tekmesi paklasın derim!

O gün uzun süreliğine İnönü’nün tadını kaçıran zihniyeti benim affedip affetmememin hiçbir önemi yok! Tarih onları asla affetmeyecek! Bu yazı vesilesiyle o gün o hırta uyup sonra 8 yıl kafasını duvara vuranlara lafım yok, herkes hata yapar. Ben de hayatta bir sürü hata yaptım ama yalan yok eğer birine el kaldırmak kendini savunmak adına da olsa hataysa sadece o hırta verdiğim cevapta yaptığım hatadan hiç pişman değilim!

İNÖNÜ’YE DAİR SON “SÖZ”ÜM

Öyle ya da böyle, benim hikayemin İnönü Stadı’nın asıl hikayesinin yanında zerre kadar önemi yok! Zaman kavga dövüş değil hüzün zamanı…

Belki İnönü’ye ilk kazmanın vurulduğu gün kendimi gecekondusunu yıkmaya gelen vinçin önüne atlayan vatandaş gibi yıkım işlemini başlatanın önüne atacağım. Belki mabet yıkıldığında yeni stat daha bile güzel olsa ağlayacağım. Emin olduğum tek şey, yıkım başladığında ağlarsam asla gocunmayacağım. Halen İnönü-Şeref Bey-Yeni Stat hattında kalbim ve beynim her gün yumruklaşıyor. Sonuçta gerçek futbolsever takımı kaldırımda bile oynasa, gider izler, destekler…

Ancak zamanında 21 programında sevgili Ceyhun Yılmaz, Prekazi’yi ağırladığında aralarında geçen diyalogdakinin siyah-beyaz versiyonu benimki. Nasıl sol ayağı kadar harika bir futbol yüreğine sahip olan Cevat Prekazi, Ceyhun “Abi, Ali Sami Yen mi kaldı, toprak toz oldu artık Arena var” dediğinde Split’li ölümsüz futbol sanatçısı “Ceyhun, benim babam da toprak oldu ama ben hâlâ en çok onu seviyorum” cevabını verdiyse benim de yeni stada cevabım onun siyah-beyaz ikizi:

“Sen daha modernsin, belki daha güzelsin. Hatta adın da Beşiktaş’a daha uygun bir güzellikte. Ama benim dedem de toprak oldu. Ben halen en çok onu seviyorum kusura bakma! Futbol kalbimin siyah-beyaz kısmı hep orada dedemin omzunda”

Ali Ece / Totemspor

 

UYARI: Konuyla ilgisi bulunmayan, hakaret içeren cümleler veya imalar, inançlara saldırı, şiddete teşvik ve tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.
KÖŞE YAZILARI Kategorisindeki Diğer Haberler
Metin Tekin yazdı...
Ali Gültiken yazdı...
Beşiktaş'ın dün akşam ilk yarıda oynadığı futbolu tanımlamak zor...
DMCA.com
bmV0aGFiZXJ5YXppbGltaS5jb20=